Gezi
22-09-2017 15:22
Turizm sektörünün değerli ismi Seyahat Yazarı ve İstanbul Araştırmacısı Numan Çakmak ``Cibali`` semtini kaleme aldı.

Altın boynuz olarak da bilenen İstanbul tarihinde uzun soluklu yer almış bu kıymetli kıyılar oldukça önemli.

Hikâyeleri bitmek bilmeyen şirin semt içinde barındırdığı Roma, Bizans, Osmanlı eserleri ile âdete ziyaret edenleri büyülüyor.

Tarih boyunca deniz aşırı ülkelerden gelen doğulu ve batılı seyyahların seyahatnamelerinde bahsetmekten asla vazgeçmedikleri bir semttir Cibali.

Bu tarihi semti görmek için tavsiyem sahil yolu üzerinden giriş yapmanız olacaktır.

Kadir Has Üniversitesinin hemen yanında dim dik ayakta durmaya direnen Cibali Kapısı.

``Ayakta durmaya direnen`` diyorum.Çünkü , yakın zamanda üzeri yük dolu bir kamyon bu kapıdan geçmeye çalışınca hiç istenmeyen bir şey oldu ve kapının bir kemer parçası yıkıldı.

Gerçekten çok şansız bir kapıdır.

Çok daha öncesi ise freni patlayan bir araç Cibali kapısının önünde ki tarihi Osmanlı çeşmesine çarparak durabilmişti.

Yıllarca metruk halde sadece temel kalıntıları kalan çeşme yakın zamanda tekrardan ihya edildi.

Şimdi tarihi kapının etrafı yeni düzenlemeler ile temizlendi ve etrafına güzel kafeteryalar açıldı.

Hemen kapının iç kısmında kalan bu şirin yerlerde bir kahve keyfi çok iyi oluyor tavsiye ederim.

Cibali Kapısı Hakkında Az Bilinen Gerçekler !

Doğu Roma döneminden itibaren yapılmaya başlanan ve daha sonra ki dönemlerde yer yer kullanılan, yine tamirler görerek işlevini korumaya devam ettirmeye çalışan Kapıda Osmanlı Devletinin yer yer izleri halen görülmekte.

Doğu Roma dönemi İstanbul’unda kapılar askerler ile korunduğu kadar manevi anlamda bir korumaya da başvurulmuştu.

Herhalde bunun en güzel göstergesi; İstanbul surlarında bir takım kurtarma kazıları veya restorasyonlar sırasında bulunan “ aziz / azizelere ait “ rölikler ( kutsal eşyalar ) ile küçük boyutlardaki ikonalar ( resimli tasvirler )...

Bunların sayesinde kapılar bir anlamda tılsımlaştırılmış ve askerin dışında manevi olarak koruma altına alınmış oluyordu.

Benzer bir uygulamanın Osmanlı dönemindede var olduğunu görmek medeniyetler arasında etkileşimin harika bir ironisi olarak karşımıza çıkıyor.

Kurtarma kazılarında bu sefer bulunan taşların arasına sokulmuş Mekke ve Medine tasvirlerinin çizildiği bir takım buluntular bizleri daha da çok heyecanlandırmıştır.

Tabii ki, buluntular arasında yer alan muskaları da unutmamak lazım.

Bununla birlikte, Doğu Roma geleneklerinin devam ettiği görülmüştür.

Yeniçeri askerleri ile koruma Osmanlıda manevi korumanın yanında yer almaktaydı.

Osmanlı Döneminde Sur Kapıları Mehter Marşları ile Açılıyordu

Kutlu hükümdar olarak ta bilenen ve kabul edilen Fatih Sultan Mehmet (2.Mehmet) Han`ın devrinde İstanbul’un alınması sonrasında gelen kanunlar ve gelenekler ile birlikte yeni düzenlemeler hayata geçirilmişti.

Klasik Çağın en hareketli dönemleriydi.

15. Yüzyıl İstanbul’u uzun soluklu Doğu Roma geleneklerinden uzaklaştırılmış , yaşlı ve yorgun bir kente gelen düzenlemeler biraz da olsa enerji katmaya başlamıştı.

İşte kente hayat veren düzenlemelerden bir tanesi kapıların kurallarla açılıp kapanması olmuştu.

Osmanlı`da İstanbul’un hayata başlaması (bir deyişle mesai süreci )sabah namazlarının eda edilmesi ile başlardı.

Akşam namazları ile beraber biterdi.

Mehter bölükleri Her sabah şehirlerin yüksek tepelerinde yada belirli merkezlerde sabah namazlarının eda edilmesinden hemen sonra marşlar çalmaya başlardı.

Kapıyı koruyan Yeniçeri askerleri marş seslerini duydukları zaman önce iç kapılar daha sonra dışa bakan kapılar açılırdı.

Böylece, kentte yaşam başlamış oluyordu. Aynı şekilde akşam namazları kılındığında Yeniçeri askerleri bu sefer önce dış kapıları kapatır,dışarıda kalan dışarıda,içeride kalan içeride kalırdı.Ve ertesi güne kadar şehre girmeleri yasaklanırdı.

Bir anlamda bu uygulamayı sıkı bir güvenlik tedbiri olarak ta düşünmek gerekiyor.

Merak etmeyin ! Dışarıda kalanlar için sur dışlarında kalan noktalarda bulunan kıraathaneler sabaha kadar ücretsiz motel hizmeti sunardı.

Her halde sandalye tepesinde oturup uyumak kolay olmasa gerek !

Sabah olduğu zaman şehre girmek için kapı önünde toplaşan insanlar, kapılar açıldığı zaman “ Nefs-i İstanbul “ diyerek küçük adımlarla ilerlerdi.

Osmanlı Devrinde Sur Kapılarının Önünde Mutlaka Yatır (Mezarlık) Olurdu!

İnsanların şehir kapılarından giriş ve çıkışları sırasında gördükleri bu yatırların Şehit, Sahabe, Sabin, gibi dönemine ışık tutan ilahi kişiler oldukları konusunda ortak görüşler vardır.

Kent kapılarının bu manevi koruyucularını bugün de dikkatli gözlerle bakıldığı zaman tüm kapıların önünde görmek mümkün. Kapıların genellikle dışa bakan yüzlerinde görebilirsiniz.

Sağında solunda köşesinde fark edilir biçimde mezarlıklar duruyor.

Hatta bazı şahidelerin (Baş Taşı) yeşil renkte boyandıklarını yer yer tabela dahi konulduğu göreceksiniz.

Cibali kapısı`nın , Abdülkerim Efendi adında Fatih devrinde yaşadığı ve fetih zamanın öldüğü düşünülen karakter tarafından manevi olarak korunduğu görüşü vardır.

Farklı bir bakış açısında ise, Cebe Ali olması da muhtemeldir.

Bugün birçok kapıda bu değerleri, zamanla gelen yıkımlar veya üzerine başka şeyler yapılmak istendiğinden dolayı kaybettik.

Sur Kapıları Artık “ Karakol” Binaları İle Korunmaya Başlıyor !

İşte bu kayıplardan bir tanesi; Cibali Kapısını koruyan yatır. II.Mahmut döneminde Yeniçeri ocaklarının kaldırılması ile beraber İstanbul yeni askeri teşkilat ile tanışmaya başlamış ve o günlerde kapı önlerinde yeni yükselen binalara hiç kimse anlam verememişti.

Artık askerler kapıları bu “ Karakol “ binaları denilen 2 veya 3 katlı yapılar ile koruyacaklardı.

Cibali Karakol binası halen yerinde duruyor.

Surlara bitişik şekilde yapılmış 3 katlı bina sahil tarafından girildiğinde hemen sağda şuan içi boş şekilde duruyor.

Eskiden bu yerde biraz önce bahsi geçen yatır vardı.

Cibali Karakolu Binası Oldu ! 

II. Mahmut döneminde yapılan bu karakol binaları çok ilginç şekilde Cumhuriyet döneminde hoş bir karışıklığa neden oldu.

Herkesin anımsayacağı “Cibali Karakolu “ oyunu !

İstiklal caddesinde bulunan Muammer Karaca tiyatrosunda uzun bir süre oynanan oyun ile…

Hikayeye gelince; Trakya taraflarında Keşan, Malkara civarlarında Emniyet müdürlüğü yapmış dönemin güçlü kalemlerinden çok kıymetli insan Orhan Hançerlioğlu adındaki beyefendi ki; kendisinin Felsefe tarihi üzerine kitapları ve  sözlükleri vardır.Bir şekilde İstanbul’a atanır.

İstanbul’da Emniyet Müdürü olarak görev yaptığı sıralarda bir an gelir kendisini İstanbul Şehir Devlet Tiyatrolarının başında bulur.

Polis memurlarını yönettiği gibi aktör/tiyatro sanatçılarını yönetmeye çalışınca en sonunda dayanamayan tiyatro sanatçıları “ Efendi Efendi. Burası karakol değil.Bizde senin polis memurların değiliz “diye çıkışmaya başlarlar.

Bu geçen süre içinde ise; Fransızcadan çeviri olan hatta başka ülkelerde farklı isimlerde sahne olan oyun hikâyemiz ile çok alakadar.

Çünkü ; çeviri oyunu olan bu eser Yunanistan’da Tatlı Meri olarak sahne aldı. Türkiye’de ise Cibali Karakolu olarak isim aldı.

Çünkü; Orhan Hançerlioğlu`nun artık tiyatro sanatçıları ile arasındaki buzlar erimişti. Espiri haline gelen "Efendi Efendi" diye başlayan söylem artık sahneye konulacaktır.Provalar bitmiştir.Fakat, oyunun adı halen yoktur.

Sonunda karar verilir; Cibali Karakolu olarak adlandırılan diyalog oyunun adı olmuş olur.

İşte İstanbul böyle bir şehir !

Bir kapı olarak gördüğümüz , anılarla dolu, yaşam izlerini halen üzerinde taşımaya devam eden Şehrin İstanbul’u...

Kadim ve Kutsal topraklar üzerinde serpilmiş yegane şehir .

Araş.Yazar / Seyahat Yazarı

Numan ÇAKMAK 




Yorumlar Toplam 0 Yorum Yapılmış
Bu Haber İçin Henüz Yorum Yapılmamış